İklim Göç Ediyor, Ya Biz?

Bu içerik Geleceği Keşfedenler’den Melek Naz Baştürk ve Nida Eylül Demir tarafından hazırlanmıştır.

İklim değişikliği, dünya genelinde milyonlarca insanı yaşadığı bölgeden ayrılmaya zorlayan büyük bir kriz haline gelmiştir. Kuraklık, yükselen deniz seviyeleri ve aşırı hava olayları nedeniyle insanlar yaşanabilir alanlarını terk etmek zorunda kalmaktadır. Ancak mevcut uluslararası hukuk sisteminde iklim nedeniyle göç etmek zorunda kalan bireyler, resmi olarak “mülteci” statüsüne sahip olmamaktadır. Bu projemizi iklim mültecilerinin hukuki statüsünü belirlemek ve ulusal ve uluslararası düzeyde gerekli düzenlemeleri oluşturmak amacıyla geliştirdik.

Projemizde öncelikle mevcut uluslararası sözleşmeler ve ulusal yasalar incelenerek iklim mültecilerinin tanınmasına yönelik öneriler sunulacaktır. Türkiye özelinde, Göç İdaresi Başkanlığı ve ilgili kamu kurumlarıyla iş birliği yapılarak, iklim mültecilerini kapsayan yeni bir yasal çerçeve oluşturmayı hedefliyoruz. Ayrıca, uluslararası kuruluşlar ve devletler arası iş birliği mekanizmalarının güçlendirilmesi için diplomatik ve hukuki yolları da ele alıyoruz.

Bu proje, hem hukuki hem de insani boyutlarıyla iklim mültecilerinin korunmasını   amaçlamaktadır. Türkiye ve dünya genelinde, iklim değişikliğinin yarattığı zorunlu göçlere karşı daha etkin politikalar geliştirilmesine katkıda bulunarak, gelecekte bu sorunun daha adil ve sürdürülebilir bir şekilde yönetilmesine yardımcı olacaktır. Hukuki düzenlemelerle desteklenen kapsamlı yaklaşım sayesinde, iklim mültecilerinin temel haklara erişimi güvence altına alınacak ve uluslararası toplumda daha güçlü bir farkındalık yaratılacaktır.

Bu projeyle amacımız iklim değişikliğinin neden olduğu göç olgusunu anlamak, bu sorunun etkilerini en aza indirmek ve iklim göçmenlerinin karşılaştığı zorluklara çözüm önerileri geliştirmektir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki topluluklar üzerine yoğunlaşarak, iklim göçünün bir insan hakları ve sosyal adalet meselesi olduğunun altını çizmeyi hedefliyoruz. Proje, mevcut iklim göçü verileri ve bu göçmenlerin yaşam koşullarına dair araştırmalarla desteklenen bir çözüm önerisi sunmayı da amaçlamaktadır.

Somut Hedefler:

  1. İklim göçünün insan hakları ve sosyo-ekonomik açıdan yarattığı zorlukları tanımlamak
  2. Türkiye’de ve dünya genelindeki iklim göçmenlerinin karşılaştığı zorlukları belirlemek
  3. İklim değişikliği ve göç arasındaki bağlantıyı görselleştiren bir model geliştirmek
  4. İklim göçü için sürdürülebilir çözüm önerileri sunan bir dijital platform tasarlamak
  5. Teknolojik ve yenilikçi araçlar kullanarak iklim göçmenlerinin yerleşim süreçlerini kolaylaştırmak.

İklim değişikliği, sadece çevresel etkilerle sınırlı kalmayıp, aynı zamanda sosyo-ekonomik yapıları, göç hareketlerini ve toplumsal dinamikleri de derinden etkilemektedir. Son yıllarda, iklim değişikliği kaynaklı göçler, dünya çapında giderek artan bir sorun haline gelmiştir ve bu durum iklim mülteciliği kavramının gündeme gelmesine neden olmuştur. Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlar, iklim değişikliği ile bağlantılı göçün, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, milyonlarca insanı etkileyebileceğini belirtmektedir (Biermann & Boas, 2008). Bu fenomen, daha önce hiç karşılaşılmayan bir tür mültecilik türünü doğurmaktadır. Genellikle çevresel felaketlere karşı savunmasız bölgelerden daha güvenli bölgelere doğru gerçekleşmektedir.

Birçok bilimsel araştırma iklim değişikliğinin, sıcaklık artışı, kuraklık, deniz seviyesindeki yükselme, tarımsal verimliliğin azalması gibi faktörlerle, göçü hızlandırdığını ortaya koymuştur (Myers, 2002). Ancak, bu konuda yapılan araştırmaların çoğu, iklim göçmenlerinin hareketlerini ve bu hareketlerin insan hakları, güvenlik, yerleşim ve ekonomik açıdan yarattığı uzun vadeli etkileri yeterince kapsamamaktadır. Özellikle, iklim göçmenlerinin toplumlar üzerindeki etkilerine dair yapılan kapsamlı çalışmalar sınırlı sayıdadır.

Bunun yanı sıra iklim göçünün sadece çevresel değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal faktörlerle de şekillendiği gözlemlenmiştir. Göçmenlerin yerleşim alanlarında karşılaştığı zorluklar, yalnızca coğrafi faktörlerle değil, aynı zamanda yerel ekonomilere, işgücü piyasalarına ve sosyal altyapılara yönelik etkilerle de bağlantılıdır. Bu bağlamda, çözülmesi gereken önemli bir sorun, göçmenlerin karşılaştığı bu zorluklara karşı geliştirilmesi gereken sürdürülebilir ve etkili çözüm önerileridir.

Bu araştırma, iklim değişikliğinin göç üzerinde yarattığı etkiler, iklim mülteciliği olgusu ve bu alanda karşılaşılan çözüm eksiklikleri üzerine odaklanacaktır. Ayrıca, mevcut bilimsel literatürdeki boşlukları doldurmak amacıyla, bu alanda yapılması gereken yenilikçi araştırmaların gerekliliği vurgulanacaktır.

Sanayi Devriminin beraberinde getirdiği kentleşme, fosil yakıt kullanımı ve ormansızlaştırma  faaliyetleri günümüzün büyük tehditlerinden olan iklim değişikliğine zemin hazırlamıştır.  İklim değişikliği artan sıcaklıklar, ani gelişen hava olayları, buzulların erimesi, kuraklık, deniz seviyesinin yükselmesi gibi değişimlere neden olmaktadır.

İklim koşullarının olumsuz etkileri nedeniyle bazı bireyler, sınır aşmadan kendi ülkeleri içinde göç etmek zorunda kalırken, bazıları ise yaşadıkları bölgenin tamamen yaşanmaz hale gelmesiyle başka ülkelere sığınmak zorunda kalmaktadır. Ancak, iklim değişikliği kaynaklı göçmenler, uluslararası hukukta mülteci statüsüne alınmamakta ve bu durum kavramsal bir belirsizlik yaratmaktadır. Literatürde bu kişiler için iklim mültecisi, çevresel nedenlerle yerinden edilmiş kişiler, çevre mültecisi veya ekolojik mülteci gibi farklı terimler kullanılmaktadır.

İklim dünya tarihi boyunca doğal değişimlere uğramış olsa da, 1900’lü yıllardan itibaren insan faaliyetlerinin bu süreci hızlandırdığı görülmektedir. Bilim dünyasında, son yüzyılda insan kaynaklı küresel ısınmanın iklim değişikliğine yol açtığı ve bu değişimin devam edeceği konusunda geniş bir görüş birliği bulunmaktadır. Küresel iklim değişikliği, uluslararası düzeyde ilk kez 1992 Rio Dünya Çevre Zirvesi’nde ele alınmış ve giderek daha fazla önem kazanmıştır. Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından kurulan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), bu konuda bilimsel kanıtlar

sunarak iklim değişikliğinin sebeplerini ve sonuçlarını raporlamaktadır. IPCC’ye göre, doğal süreçler, dışsal etkiler veya insan faaliyetleri nedeniyle on yıl veya daha uzun süreli iklimsel değişiklikleri, “iklim değişikliği” olarak tanımlanmaktadır.

Deniz seviyesinin yükselmesi, özellikle küçük ada devletlerinde ciddi toprak kayıplarına, tatlı su kaynaklarının azalmasına ve ekosistemlerin bozulmasına yol açmaktadır. Tuzlanma nedeniyle tarım yapılamayan araziler ve sular altında kalan bölgeler, pek çok insanı göç etmeye zorlamaktadır. Örneğin, Kiribati’nin başkentinin 2050 yılına kadar tamamen sular altında kalacağı öngörülmektedir. Bu durumun farkında olan halk, şimdiden tahliye sürecini başlatmıştır. Benzer şekilde, Maldivler’de yükselen deniz seviyesine karşı iki kilometre uzunluğunda yapay bir ada inşa edilmeye başlanmış olsa da, halk uzun vadede başka ülkelere göç etmenin kaçınılmaz olduğunu düşünmektedir. Papua Yeni Gine hükümeti de Carteret  Adaları’nın 2020 yılına kadar kademeli olarak boşaltılmasını planlamış ve ada halkının  Bougainville bölgesine yerleştirilmesi için fon ayırmıştır.

Bu tür ada ülkelerinden biri olan Tuvalu, 2001 yılından itibaren Yeni Zelanda ve Avustralya’ya göç etmeye başlamış, ancak mülteci statüsüne alınmadıkları için bu ülkelerde çeşitli hukuki engellerle karşılaşmıştır. İklim değişikliği nedeniyle yerinden edilen insanların, uluslararası hukuki statülerinin belirsizliği, iklim göçmenleri için büyük bir sorun oluşturmaktadır. Bu durum, gelecekte daha fazla insanın zorunlu göçe maruz kalmasıyla uluslararası toplumun ele alması gereken önemli bir konu olarak öne çıkmaktadır.

Uluslararası alanda göçmen kavramının evrensel olarak kabul edilmiş tek bir tanımı  bulunmamaktadır. Uluslararası Göç Örgütüne göre göçmen, bir devlet sınırını aşarak veya bir ülke içinde yer değiştirerek hareket eden bireydir. Bu tanım, göçmenin hukuki statüsünü, göç  hareketinin isteğe bağlı olup olmadığını, göç nedenlerini veya varış noktasındaki kalış süresini dikkate almadan, yer değiştiren herkes için geçerlidir. Bu bağlamda, göçmenlik kişinin kendi iradesiyle gerçekleştirdiği bir hareket olarak tanımlanabilir.

Buna karşın, sığınmacı, hukuki açıdan farklı bir statüye sahiptir. Sığınmacı, bir ülkeye mülteci olarak kabul edilmek için başvuru yapmış ve bu başvurunun sonucunu bekleyen kişidir.  Mülteci kavramı ise, uluslararası hukuki belgeler çerçevesinde tanımlanmış olup, 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesi ve 1967 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Protokol temel alınarak belirlenmektedir. 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin 1. maddesine göre mülteci, “ırkı, dini, belirli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi görüşleri nedeniyle zulme uğrama korkusu taşıyan, bu nedenle ülkesini terk etmek zorunda kalan ve vatandaşı olduğu devletin korumasından yararlanamayan veya yararlanmak istemeyen kişi” olarak tanımlanmıştır. Ancak bu sözleşme başlangıçta sadece 1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olaylar için geçerli olacak şekilde düzenlenmişti. 1967 Protokolü ile bu tarih sınırlaması kaldırılarak mülteci tanımı genişletilmiştir.

Göçmen ve mülteci kavramlarının temel farkları üç ana noktada toplanmaktadır:

  1. Uluslararası Sınır Geçişi: Mülteciler, vatandaşı oldukları ülkeyi terk etmek zorunda kalırken, göçmenler hem ulusal hem de uluslararası sınırlar içinde hareket edebilirler.
  2. Uluslararası Koruma İhtiyacı: Mülteciler, zulüm veya ciddi tehditlerden kaçarken uluslararası koruma talep etmek zorunda kalırlar. Göçmenler ise genellikle daha iyi yaşam koşulları arayışıyla göç ederler ve vatandaşı oldukları devletin korumasından yararlanmaya devam ederler.
  3. Göç Nedeni: Mülteciler, savaş, baskı veya hayatlarını tehdit eden unsurlar nedeniyle zorunlu olarak yer değiştirirken, göçmenler ekonomik, sosyal veya ailevi nedenlerle göç edebilirler.

Bu kavramların netleşmesi adına, 2016 yılında Birleşmiş Milletler tarafından Mülteciler ve Göçmenler için New York Deklarasyonu kabul edilmiştir. Bu deklarasyon, her mültecinin bir göçmen olduğunu, ancak her göçmenin mülteci olmadığını vurgulamaktadır.

İklim Mültecileri ve Hukuki Belirsizlik

Günümüzde çevresel felaketler ve iklim değişikliği nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan bireyler, uluslararası hukuki statü açısından belirsizlik yaşamaktadır. Bu kişiler, sıklıkla “iklim mültecisi” olarak anılsa da, 1951 Cenevre Sözleşmesi kapsamında mültecistatüsüne  girmemektedirler. Bazı devletler, iklim nedeniyle yerinden edilen kişilere geçici veya tamamlayıcı koruma sağlarken, birçok devletin yasal düzenlemelerinde bu kişilere yönelik özel bir statü bulunmamaktadır.

Avrupa Birliği hukuki belgelerinde de iklim mültecilerine dair doğrudan bir hüküm yer  almamaktadır. Ancak, sivil toplum kuruluşlarının baskıları sonucunda, Avrupa Birliği Konseyi Geçici Koruma Yönergesi hazırlamıştır. Bu yönerge, savaş, şiddet veya insan hakları ihlalleri nedeniyle yerinden edilen kişilere geçici koruma sağlanmasını öngörmektedir. İklim değişikliği kaynaklı göçmenler doğrudan bu yönerge kapsamında yer almasa da, üye devletlerin koruma kapsamını genişletebileceğine dair bir madde bulunmaktadır. Bu madde, gelecekte iklim mültecilerinin de korunma altına alınabileceğine dair bir kapı aralamaktadır.

Bazı ülkeler, ulusal hukuklarında iklim mültecileri için özel düzenlemeler yapmıştır. Örneğin, İsveç, 2006 İsveç Yabancılar Kanunu’nda yaptığı düzenlemeyle, mülteci tanımı dışında “mülteci statüsü dışında başka bir yolla korunmaya ihtiyacı olan kişiler” kategorisini oluşturmuştur. Bu kapsamda, çevresel felaketler nedeniyle ülkesine dönemeyen kişilere de koruma sağlanmaktadır.

Benzer şekilde, Amerika Birleşik Devletleri de doğal afet mağdurları için geçici koruma statüsü tanımaktadır. ABD’nin geçici koruma statüsü sağladığı üç temel koşuldan biri, sel, kuraklık veya diğer çevresel felaketler nedeniyle yaşam koşullarının uygunsuz hale gelmesi ve vatandaşların ülkelerine güvenli bir şekilde dönememeleridir. Ancak, ABD bu statüyü yalnızca belirli ülkeler için, sınırlı bir süreyle uygulamaktadır.

İklim değişikliği nedeniyle göç etmek zorunda kalan bireylerin hukuki statüsü, uluslararası  hukukta net bir çerçeveye oturtulmamış olup, ülkeler arasında farklı uygulamalar söz konusudur. 1951 Cenevre Sözleşmesi ve 1967 Protokolü, mülteci statüsünü yalnızca belirli tehditler ve zulüm korkusuna dayandırarak tanımladığı için iklim mültecileri bu kapsam dışında kalmaktadır. Avrupa Birliği, İsveç ve ABD gibi bazı devletler, iklim göçmenleri için kısmi koruma mekanizmaları geliştirse de, küresel ölçekte bağlayıcı bir düzenleme bulunmamaktadır.

İklim değişikliği ve çevresel felaketlerin etkileri giderek arttıkça, bu konuda uluslararası toplumun daha kapsayıcı ve bağlayıcı bir hukuki çerçeve oluşturması gerekmektedir. İklim mültecileri için yeni bir hukuki statü belirlenmesi, hem insan hakları hem de küresel sorumluluk açısından kritik bir gereklilik haline gelmiştir.

İklim Mültecilerinin Korunması ve Hukuki Tanımlama Sorunu

İklim değişikliği nedeniyle yerinden edilen bireylerin uluslararası hukuki statüsünün net olmaması, bu kişilerin korunmasını zorlaştıran en büyük etkenlerden biridir. Mevcut uluslararası hukuk düzenlemeleri, mülteci statüsünü belirlerken bireylerin zulüm ve doğrudan insan kaynaklı tehditler nedeniyle yer değiştirmesi gerektiğini öngörmektedir. Ancak iklim değişikliği gibi çevresel faktörler, doğrudan insan eliyle gerçekleşen baskılar kadar kolay tanımlanabilir olmadığı için bu türden bir statüye dahil edilmemektedir.

İklim Mültecilerinin Tanınmasına Yönelik Görüşler

Myers, 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin kapsamının genişletilmesi gerektiğini savunarak iklim  göçmenlerinin de mülteci statüsü kapsamına alınmasını önermektedir. Legoux ise, mülteci  tanımındaki zulüm kavramının günümüz koşullarına uyarlanarak iklimsel felaketlerin de zulüm kapsamına eklenmesi gerektiğini ifade etmektedir. Ancak bu tür değişiklikler, mevcut mülteci koruma mekanizmalarının siyasi ve hukuki dengelerini etkileyebileceği için uluslararası toplumda çekincelerle karşılanmaktadır.

Bazı görüşler ise 1951 Cenevre Sözleşmesi’ni değiştirmek yerine alternatif çözümler üretmeyi  önermektedir. Bu öneriler arasında:

  • Planlı Yerleştirme Programları: İklim değişikliği nedeniyle göç eden bireylerin güvenli bölgelere yerleştirilmesi.
  • Göçmenleri Küresel Ölçekte Destekleme: Sadece komşu ülkelere değil, küresel ölçekte dayanışma göstererek bu kişilere yeni yaşam alanları sunulması
  • Yeni Bir Uluslararası Antlaşma: İklim mültecilerine yönelik özel bir statü tanımlayacak ve bu kişilerin korunmasını sağlayacak yeni bir uluslararası sözleşmenin oluşturulması.

Tuvalu, Güney Pasifik Okyanusu’nda, Avustralya ile Hawaii arasında yer alan dokuz mercan  adasından oluşan küçük bir ülkedir. Ülkenin en yüksek noktası sadece 4,6 metre olduğu için deniz seviyesinin yükselmesinden en çok etkilenecek yerlerden biridir. Tuvalu’da nehir bulunmadığı için insanlar içme suyunu yağmurdan ve kuyulardan sağlamaktadır. Ancak zamanla tarım için kullanılan topraklar su altında kalmaya başlamış, balıkçılık da eskisi kadar verimli olmamıştır. Bu yüzden halk artık daha fazla gıda ithal etmek zorunda kalmaktadır.

Tuvalu’nun yüzölçümü sadece 26 kilometrekaredir ve yaklaşık 10.679 kişilik bir nüfusa sahiptir. Halkın büyük bir kısmı başkent Funafuti’de yaşamaktadır. Ülkenin ekonomisi balıkçılığa ve yurt dışında çalışan Tuvaluluların gönderdiği paralara bağlıdır. Tarım az olduğu için gıda ve yakıt gibi temel ihtiyaçlar dışarıdan temin edilmektedir. Ülke, özellikle Avustralya, Yeni Zelanda, Tayvan ve Avrupa Birliği’nden gelen yardımlara bağımlıdır.

İklim değişikliğinin etkileri Tuvalu’da her geçen gün daha fazla hissedilmektedir. Bilim insanlarına göre, ada 2050 yılına kadar tamamen sular altında kalabilir. Şimdiden tarım toprakları tuzlu suyla dolarak kullanılamaz hale gelmiş, yollar ve evler zarar görmeye başlamıştır. Halk, deniz seviyesinin yükselmesiyle balıkçılığın da tehlikeye gireceğinden korkmaktadır. Ayrıca temiz su kaynakları giderek azalmakta ve ülke tamamen yağmur suyuna bağımlı hale gelmektedir. İklim değişikliği nedeniyle tarım ürünleri verimsizleşmiş, halk yeterli beslenemediği için sağlık sorunları artmıştır.

Bunun yanı sıra, deniz suyunun ısınması mercanların ölmesine ve buna bağlı olarak balıkların zehirlenmesine neden olmaktadır. Bu balıkları yiyen insanlar, “Ciguatera” adı verilen zehirlenme vakalarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Son yıllarda bu zehirlenmelerin arttığı ve halk sağlığını tehdit ettiği belirtilmektedir. Ayrıca sıcak hava dalgaları, dang humması, mantar enfeksiyonları gibi hastalıklar da yaygınlaşmıştır.

İklim değişikliği nedeniyle Tuvalu halkı göç etmeye başlamıştır. Özellikle genç nüfus iş, eğitim ve sağlık hizmetleri için Avustralya, Yeni Zelanda ve Fiji gibi ülkelere gitmektedir.  Tuvalu hükümeti halkın adada kalmasını istese de birçok kişi göç etmekten başka çareleri olmadığını düşünüyor. Yeni Zelanda, belirli şartları karşılayan Tuvaluluları kabul eden bir göçmen programı başlatmıştır. Ancak bu program daha çok iş gücü alımına yöneliktir ve başvuruların çoğu reddedilmektedir.

Tuvalulu gençler, ülkelerinin karşı karşıya olduğu tehlikeye dikkat çekmek için çeşitli platformlar kurmuşlardır. Örneğin, “Fight for Tuvalu” adlı sivil toplum kuruluşu, iklim değişikliğinin etkilerini azaltmak ve halkın sesini duyurmak için çalışmaktadır. Tuvalulu aktivistler, sadece kendi ülkeleri için değil, aynı zamanda gelecekte benzer sorunlarla karşılaşacak diğer ada devletleri için de farkındalık yaratmaya çalışmaktadır.

Tuvalu halkı için gelecekte ne olacağı belirsizdir. Bazı insanlar göç etmeyi en iyi çözüm olarak görse de, bazıları ülkelerinde kalıp mücadele etmek istemektedir. Ancak bilim insanları, eğer küresel ısınma bu hızla devam ederse, Tuvalu’nun birkaç on yıl içinde tamamen yok olabileceğini söylemektedir. Bu yüzden uluslararası toplumun harekete geçmesi ve iklim mültecileri için yasal bir statü oluşturması gerektiği açıktır.

Yapay Adalar ve Alternatif Barınma Çözümleri

İklim değişikliğinin yol açtığı göçlere yönelik alternatif çözümlerden biri de yapay adaların  inşasıdır. Hong Kong, nüfus artışını yönetmek için 80 milyar dolarlık bir maliyetle yapay  adalar inşa etmeyi planlamaktadır. Bu adaların şiddetli fırtına ve tayfunlara dayanıklı olacak  şekilde, deniz seviyesinden 6 metre yüksekte yapılması hedeflenmektedir. Benzer şekilde,  Hollanda da fırtına kanalları ve tatlı su depolama sistemleri içeren yapay adalar üzerinde  çalışmalar yapmaktadır.

Fütürist Richard van Hooijdonk, iklim değişikliği nedeniyle vatansız kalan bireyler için yapay  adaların bir çözüm olabileceğini öne sürmektedir. Ancak bu tür projelerin uygulanabilirliği ve  finansmanı büyük bir soru işareti oluşturmaktadır.

İklim Göçü ve Hukuki Tanımın Belirsizliği

İklim değişikliği ve göç arasındaki bağlantının karmaşık ve çok yönlü olması, hukuki bir  statünün belirlenmesini zorlaştırmaktadır. Laczko ve Aghazarm, çevresel faktörlerin özellikle  fırtına, sel gibi ani afetlerde göç üzerindeki etkisinin açık olduğunu, ancak kuraklık ve su  kıtlığı gibi uzun vadeli etkilerde ekonomik ve sosyal faktörlerin öne çıktığını  belirtmektedirler.

İklim değişikliği kaynaklı göçlerin en net örneği, deniz seviyesinin yükselmesi nedeniyle  yerleşim alanları yaşanmaz hale gelen bölgelerde görülmektedir. Ancak bu durum bile çoğu  zaman ekonomik bir göç hareketi olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle, iklim

mültecilerine uygulanabilir bir koruma çözümü sağlamak için öncelikle iklim değişikliği ve  göç arasındaki sebep-sonuç ilişkisinin net olarak ortaya konması gerekmektedir.

Mevcut uluslararası hukuk düzenlemeleri, iklim göçmenlerini kapsamlı bir şekilde  koruyamamaktadır. 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin değiştirilmesi veya genişletilmesi önerileri  bulunsa da, bu tür bir revizyonun uluslararası hukuki ve siyasi dengeler açısından zorluklar  barındırdığı açıktır. Alternatif olarak:

  1. Yeni bir uluslararası sözleşme hazırlanması,
  2. İklim göçmenlerine özel bir statü oluşturulması,
  3. Küresel destek mekanizmalarının geliştirilmesi,
  4. Planlı göç programlarının uygulanması,
  5. Finansal açıdan uygulanabilir olması halinde yapay ada projelerinin değerlendirilmesi gibi çözümler önerilmektedir.

İklim değişikliğinin küresel bir kriz olduğu göz önüne alındığında, bu sorunun sadece  bölgesel değil, uluslararası iş birliği çerçevesinde ele alınması gerekmektedir. Uluslararası  toplum, iklim mültecilerinin hukuki tanımını netleştirerek ve uzun vadeli politikalar  geliştirerek bu soruna kalıcı çözümler üretmelidir. Biermann ve Boas’e göre iklim mültecileri ile ilgili atılabilecek adımlar şu şekildedir:

“1. İklim göçü için yalnızca acil müdahale ve afet yardımının aksine, planlı ve gönüllü  yeniden yerleşim ve etkilenen nüfusların uzun yıllar ve on yıllar boyunca yeniden  bütünleştirilmesi hedefi olmalıdır.

  1. İklim mültecileri, onları kabul eden bölgelere veya ülkelere kalıcı göçmenler olarak  görülmeli ve muamele edilmelidir. İklim mültecilerinin, siyasi mülteciler gibi evlerine  dönemeyeceklerine göre planlama yapılmalıdır.
  2. İklim mülteci rejimi, bireysel olarak zulme uğrayan insanların (mevcut BM mülteci  rejiminde olduğu gibi) değil, köy, şehir, il ve hatta tüm milletler gibi tüm insan gruplarının  ihtiyaçlarına göre şekillendirilmelidir.”

Öneriler

Yapılan araştırmaları incelemelerini ve röportajlardan yararlanmalarını öneriyoruz. İklim  göçü rotalarını inceleyip bölge bazlı analizler yapmalarını ve geçmişteki iklim göçlerine  değinilmesi ve olası iklim göçlerinin göç edilen bölgelerde yaşatacağı sorunlara değinilmesi  etkili olacaktır.

Kaynaklar

Ahmed, B. (2018). Who takes responsibility for the climate refugees. International Journal of  Climate Change Strategies and Management, 10(1), ss.5-26.

Akbay, K.M. (2021). Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nin Teitiota Kararının

Ardından “İklim Mültecileri”. Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 23(1), ss. 223-248.

Biermann, F. ve Boas,I. (2008). Protecting Climate Refugees: The Case for a Global Protocol.  Environment: Science and Policy for Sustainable Development, 50(6), ss. 8-17.  Bilben, M.S. (2019). Dünya’dan Örnekler Işığında İklim Değişikliği Kaynaklı Göçleri Anlamak, Mediterrenean Journal of Humanities

Corpus, J. (2021). Who are Environmental Refugees?. Erişim Tarihi 03.09.2022 https:// www.juscorpus.com/environment-refugees-and- recognizing-their-long-due-rights/  Ekşi, N. (2016). İklim Mültecileri. Göç Araştırmaları Dergisi, 2(2), ss. 10-58.

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/648074

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2634103

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2610075