Kafka | Dava İncelemesi

Bu içerik Geleceği Keşfedenler’den Aysu Beril Arslan tarafından hazırlanmıştır.

Kafka’yı anlamak zordur. Şayet o bile kendisini anlayamazken bizim onu anlayamamamız çok da şaşılacak şey değildir aslında. Kolay değildir Kafka’nın hayatı. Ne büyürken yüzü güler ne büyüdüğünde. Ne evinde mutludur ne işinde. Ne ailesiyle ne aşklarıyla şanslıdır. Belki de diğer tüm acılarının çıkış noktası ve en büyük acısı olan babasına yazdığı “Babaya Mektup” eserinde anlattığı gibidir. Bu eser, hayatının ne kadar acı olduğunu gösteren bir çığlıktır adeta. Aslında onun için ölümü bile trajikomik bir şanssızlıktır.

Hayatı boyunca kendini hiçbir yere ait hissetmeyen, gerçekten sevildiğini düşünmeyen Kafka, bir gün Dora’yla tanışır. Kafka’nın aşkını, Milena’ya ve Felice’ye mektuplarıyla biliriz ama hayatının aşkı Dora’dır. Kafka, hayatında ilk defa ait olduğu yeri bulur. Dora’ya olan sevgisi, kalbini iyileştiriyordur. Öyle ki, bize günlüğünde “İlk defa hayata karşı umutluyum.” der. Birlikte Filistin’e taşınma ve bir hayat kurma planları yapmaya başlar. Fakat bildiğimiz gibi bu Franz Kafka’nın hikâyesidir ve kader ona böyle bir mutluluk vermemekte kararlıdır. Tüberküloza yakalanan Kafka’nın, sağlığı bu dönemde iyice çöker. Doktoru tarafından bir hastaneye yatmaya zorlanan Kafka, Viyana yakınlarında bir sanatoryumda, o güne kadar bize sunduğu tüm karakterlerin belki de ortak noktası olan “yalnızlık” içinde, hayata gözlerini yumar. Uzattığımın farkındayım lakin, kaptanı tanımadan yola çıkılır mı?

Günlüklerinden gördüğümüz kadarıyla Franz Kafka, Dava’yı 1914 yılının temmuz ayında kaleme almaya başlar. Birkaç aylık yazım sürecinden sonra ise yazmayı bırakır. İlk olarak birinci ve sonuncu bölümleri yazar, daha sonra aradaki bölümleri tamamlar. Bu da aslında kitabı anlamayı oldukça zorlaştırır. Çünkü Kafka, ölmeden önce tüm yazılarını en yakın arkadaşı Max Brod’a verir ve yakılmasını ister. Etiği tartışılır ama Brod, Kafka’nın ölümünden sonra bu yazıları yayınlar ve o karışık yazılar günümüzdeki ölümsüz Kafka eserlerine dönüşür. Dava’daki bazı bölümlerin sonu yoktur, bir anda kesiliyor. Hatta bazı bölümler arasında yaşandığını anladığımız bazı olayları okuyamıyoruz. Bu da kitabın müphemliğine daha da bilinmezlik katıyor.

Kitabın içeriğini incelemeye geçmeden önce şunu da belirtmeliyim ki; Kafka romanı yazarken, romanın da ana mekanlarından olan bir sigorta şirketinde çalışmaktadır. Aynı zamanda Kafka, bir hukuk mezunudur ve özellikle Kafka’nın kişisel yazılarında sigorta şirketinde çalışırken de hukukun bürokrasi tarafıyla yakından teması olduğunu ve hukukla ilgili fazlaca şikayetinin olduğunu görürüz. Bu noktada düşüncelerini bu bürokrasi saplantısı altında bir tür buhrana, çıkmaza, hayatındaki bir rahatsızlığa dönüştürdüğünü ve romanı bunun ışığında yazdığını bilmeliyiz. Bunun dışında roman; I. Dünya Savaşı atmosferi içerisinde, monarşinin ve bürokrasinin beraber ve çok katı bir şekilde uygulandığı, Kafka’nın yaşamakta olduğu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda yazılmıştır ki bu katı dönem bize kitabın çaresiz, korku dolu, mutluluktan ve güzel şeylerden bir hayli uzak havasını açıklamaktadır.

Kafka, insan ve mekân arasındaki bağı çok başarılı işleyen bir yazardır. Tıpkı, yazarın “Dönüşüm” adlı yapıtında olayların geçtiği mekânın sıkışık, karmakarışık, düzensiz oluşunu baş karakterimiz Gregor Samsa’nın iç dünyasını yansıtması; “Şato” adlı yapıtında mekandaki sonu gelmezliğin, anlaşılmazlığın baş karakterimiz K.’yı tanımlaması gibi. “Dava” kitabında da mekân ana karakterimiz K. ile ve hatta yan karakterlerle bile özleşir biçimde soğuk, kasvetli, renksiz, gerilim dolu, bilinmezlikle donanmış bir mekandır. Kafka vermek istediği insan-mekân bağını Dava’da da çok başarılı bir şekilde işler.

Josef K., otuzuncu yaş gününün sabahına uyandığında odasında onu tutuklamak için orada olduğunu söyleyen iki kişi ile karşılaşır. Başta bunun bir şaka olduğunu düşünse de karşısındaki tutuklama memuru olduğunu söyleyen Franz adlı kişi ve yardımcısının hakaretlerine, küçümsemelerine maruz kalır. Yavaş yavaş olayın bir şakadan çok daha fazlası olduğunu anlayan K. tutuklama memurlarına suçunun ne olduğunu, hangi kanunsuz hareketi ile tutuklanma emrinin çıkarıldığını sorar. Çünkü K., bir hukuk devletinde yaşadığını, ortada hiçbir suçlama yokken onu tutuklayamayacaklarını bilmektedir ya da belki de sanmaktadır. Aldığı cevap bir “hiç”tir. Cevap tüm kitap boyunca bir “hiç”tir aslında. Memurlar ona, “Suçunu bilmiyoruz fakat şunu biliyoruz ki hizmetinde çalıştığımız bu makamların, böylesi bir tutuklamadan önce tutuklanacak kişi ve tutuklama nedeni hakkında doğru bilgi edindiklerini anlayacak düzeydeyiz.” der. Kimdir bu makamlar? Davalı ortadadır, fakat davacı kimdir, yargıç kimdir? Suç nedir ve iddianame neden yoktur? Hakkında yazılmış doğru düzgün bir iddianamenin bile var olmayışı, söylenen hiçbir iddiayı çürütemeyeceğinin kanıtıdır aslında. Var olmayan bir düşmanı nasıl yenebilirsiniz? K.’ya tutuklu olduğu fakat normal hayatına devam edebileceği söylenir. “Tutukluysam günlük işlerimi yapmaya nasıl devam ediyorum?” gibi düşünceleri dile getiren K. kimseden tek bir düzgün cevap bile alamaz. Bu konu hakkındaki düşüncelerini şu sözleriyle dile getirir: “Aslında kendilerinin de hiç anlamadığı şeylerden konuşuyorlar. Kendilerine bu kadar çok güvenmeleri, aptallıklarından.”

Bu görünmez düşman günden güne K.’yı tüketmektedir. İşe gitmekte, normal yaşantısına devam etmektedir, fakat anlaşılmaz bir biçimde etrafındaki herkes bu davadan haberdardır. Üstelik herkes onun davası hakkında ondan daha çok şey biliyordur. Mesela, davasının detaylarını hiç beklenmeyen tanıdıklarından öğreniyordur. Bu olağan dışı olaylar yaşanmaya devam ederken K., suçlu olmadığını çok net bir biçimde bildiğini; onu alıkoyabilecekleri, tutuklayabilecekleri, cezalandırabilecekleri hiçbir şey olmadığını sürekli kendine hatırlatmaktadır. Fakat çevresindekiler anlaşmış gibi adım adım, tek tek K.’nın direncini kırmaya çalışmaktadır. Bu süreç içerisinde K., birkaç kez yargıcın huzuruna, her türlü resmiyetten uzak küçük bir apartmanın çatı katına çağırılır. Sorgu yargıcının, onu olmadığı biri gibi gösterip sorgulamaya çalışmasıyla birlikte, bir sigorta şirketinde yüksek rütbeli biri olduğu herkesçe bilinen K.’ya bir badanacı olduğu söylenmesi üzerine K. mahkemeyi çok güzel özetleyen şu cümleleri kurar: “Sayın sorgu yargıcı, badanacı olup olmadığım hakkındaki sorunuzu aslına bakarsanız bunu bana sormadınız, aksine badanacı olduğumu yüzüme söylediniz.

Bu bana karşı yürütülen bu soruşturmanın nasıl olacağını gayet açık bir şekilde gösteriyor. Şimdi bunun bir soruşturma olmadığını söyleyebilirsiniz. Haklısınız. Çünkü yapılan bu şey ancak ben kabul edersem soruşturma olabilir. Fakat ben de kısmen acıma duygusu nedeniyle şu an için bunu soruşturma olarak kabul ediyorum. Zaten insan tüm bunları ancak acıma duygusu olursa kabul edebilir. Benim başıma gelen, herkesin yaşayacağı türden bir şey değildir ve ben bunları çok ciddiye almadığım için, pek önemli de sayılmaz. Fakat bunlar bir hareket tarzının, birçok insana karşı yapılan muamelelerin bir göstergesi. Bunun için buradayım, kendim için değil.” K.’nın da dediği gibi dava hepimizin davası aslında. Senin, benim, onun, şunun, bunun… Yalnızca K.’nın değil, bizim davamız. Güçlünün yargıdan muaf olduğu, zayıf olandan isterse canını bile alabileceği bu devirde, günümüzden yüzlerce yıl önce yazılan bu kitap hiç olmadığı kadar güncel aslında.

Kitap bize bu süreci anlatır ki, kitabın orijinal adı olan “Der Prozess” Türkçede “süreç” demektir. Fakat kitap Türkçeye çevrilirken “Dava” ismiyle çevrilir ve yayımlanır. Biz de K. ile bu süreci yaşarız. Stres oluruz, geriliriz. Bu davanın niye ve kim tarafından açıldığını; K.’dan istenilenin ne olduğunu arar, anlamaya çalışırız. Fakat bir yerden sonra hem anlamayı hem de anlamaya çalışmayı bırakıp tıpkı K. gibi davayı kabulleniriz. Politik düzenin insan zihnini çoraklaştırdığı bir distopyadır, sonu gelmeyen bir bilinmezliktir okuduğumuz.

K. artık yaşayamaz olur. “Tutuklusun!” denildikten sonra, “İstediğini yapabilirsin.” denildiğinde anlamadığı tutukluluk kavramını anlamıştır artık. Tutuklanan K.’nın zihnidir. Düşünceleridir zincir vurulan. Çünkü başka bir şey düşünemez ve çalışamaz olur. Ne olduğunu bilmediği bir suçlama onu mahvederken işe gidip, masasına oturup, banka için çalışmalıydı, öyle mi? Dışarıda bekleyenleri nasıl içeri alabilir ve onlarla görüşebilirdi? Davası devam ederken, çatı katındaki mahkeme memurları bu davanın belgelerini incelerken, kendisi burada bankanın işleriyle mi meşgul olacaktı? Bu, mahkemenin onayladığı, davayla bağlantılı olan ve peşini bir türlü bırakmayan bir işkenceye benzemiyor muydu? Acaba bankadaki işi değerlendirilirken, bu özel durumu göz önünde bulundurulacak mıydı? Davasını kim, ne kadar biliyordu? Dava hakkındaki dedikodular iş yerine kadar gelmiş miydi? Bu tarz soruları her dakika kendine soran ve her şeye, herkese şüpheyle yaklaşan K. için hayat artık yaşanmaz hale gelir. Yaşananları duyan amcası, rahatlaması ve davayı bir avukata vermesi için K.’yı ikna eder. K., davayı avukata verir vermesine ama rahatlamak şöyle dursun, hayatı daha da içinden çıkılmaz bir duruma dönüşür. K.’nın anlamadığı terimler kullanarak davada ilerlediğini, onu bütün bunlardan kurtaracağını söyleyen avukat Dr. Huld, aslında tüm müvekkillerini diline pelesenk olan aynı yalanlarla kandırıp oyalamaktadır. Zaten K.’nın düşüncesine göre önemli olan şey, bizzat kendisinin müdahale etmesiydi. Daha önce olduğu gibi artık davayı küçümsemiyordu. Yeryüzünde yalnız olsaydı davayı küçümseyebileceğini, ancak yalnız olsaydı tabii ki davanın da olmayacağını, söylüyordu bir cümlesinde. Amcası onu ne yaptığı belli olmayan bir avukata sürüklemişti. Davayı kabul etme ya da reddetme şansı yoktu. Davanın tam ortasındaydı ve kendini savunmak zorundaydı. Yorulursa durum kötüleşecekti.

K.’nın avukata geldiği günlerde tanıştığı ve yakınlık kurduğu, avukatın karısı “Leni” K.’yı avukatın yaptıklarına, daha doğrusu yapmadıklarına rağmen ona daha da bağlar. Ancak gerçeklerin mutlaka ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır ki, Leni’nin yakınlığının her müvekkile aynı olduğu gerçeğinin ortaya çıkması da çok uzun sürmez. Josef K., avukatı beklerken şans eseri, avukatın başka bir müvekkili olan Tüccar Block’la tanışır. Tüccar Block, tam olarak mahkemenin olmasını istediği davalı profilinde biridir. Çok uzun yıllardır davalı olan Tüccar Block, kelimenin tam anlamıyla davaya tüm hayatını verdi. Yıllar boyunca kazandığı tüm parayı avukatlara ve davada ilerlemesini sağlayacak kişilere rüşvet vermek için kullandı. Her davalıda olduğu gibi onun da bu duruma gelmesine neden olan suçlama bilinmemektedir. Fakat Tüccar Block, yaşamında hatırladığı ilk andan itibaren suç teşkil edebilecek her şeyi gözden geçirip hepsine karşı savunmalarda bulunduğu dilekçeleri sürekli mahkemeye sunmaktadır. Ona göre, “Şüpheli için hareket hareketsizlikten daha iyidir. Çünkü hareket etmeyen, hiç farkında olmadan bir terazinin kefesine konulabilir ve günahlarıyla birlikte tartılabilir.” Fark ettiyseniz Tüccar Block, K.’nın tam tersidir. K., suçlamanın ne olduğunu ararken, tüccar yapmış olabileceği suçları aramaktadır. K., mahkemeye bir tane bile dilekçe göndermezken, tüccar düzenli olarak mahkemeye dilekçe göndermektedir. İşte tam da burada karşımıza, “Neden K.’nın davası herkes tarafından bilinmektedir?” sorusunun yanıtı çıkar. Mahkeme uzun zamandır K. gibi; suçlama olmadan suçlanmayı kabul etmeyen, mahkemeye yaranmak için varını yoğunu kullanmayan, avukatına davasını tamamen teslim etmeyen, sistemi en ince ayrıntısına kadar eleştiren biriyle karşılaşmamaktadır. K., onlar için farklıdır. İşte bu yüzdendir ki, K.’nın ünü mahkemeden başlayıp en ücra yerlere kadar ulaşır.

K., artık avukatın farkındadır ve onu azletmek istemektedir. Böyle bir istekle karşılaşan avukat tabii ki K.’nın ayaklarına kapanır. Böyle bir şey yapmaması için onu ikna etmeye çabalar. İlk dilekçeyi göndereceğini, bununla birlikte her şeyin yoluna gireceğini söyler. K., dilekçede ne yazacağını sorduğunda ise onu geçiştirmeye çalışır, çünkü aslında cevabı kendisi de bilmiyordur. Burada, konuşmalardan şunu anlarız ki; mahkemedeki dosyalar, özellikle savcının iddianamesi, sanığa ve sanığın avukatına gösterilmez. İşte tam bu nedenle ilk dilekçede neye itiraz edileceği genelde hiç ya da tam olarak bilinmez. Dilekçede yazılanların dava ile ilgili önemli noktalar içermesi ancak tesadüfe bağlıdır. Dilekçeler, konuyla doğrudan ilgili ve kanıt içerir. Ancak çok daha sonra, sanığın sorgulanmaları sırasında iddia edilen suçlar ve tek tek nedenleri açıkça ortaya konulduğunda ya da ne olduğu tahmin edilebildiğinde yazılabilir. Böylesi durumlarda doğal olarak savunma son derece elverişsiz ve güç şartlar altında yapılır. Fakat amaçlanan tam da buydu. Çünkü aslında yasa savunmaya izin vermez, sadece hoş görürdü ve yasanın ilgili maddesinde böyle bir hoşgörünün yer alıp almadığı da tartışma konusudur. Ayrıca avukatlar artık avukatlıktan çok uzaktı. Mesleklerinin amacını kaybettiler.

Onlara bunu yapanlar kimdir? Bu çürüyen sistemin sebebi neydi? Bu sorularla birlikte kitabı okumaya devam ederken maalesef ki bölüm burada sonlanır. K., avukatı azletmiş midir, bilinmez. Fakat bilinen bir şey vardır ki, K. daha ne kadar derin batabileceğini düşündüğümüz noktada sıkışıp kaldı. Ne ileri gidebilmektedir ne geri.

Sonraki bölümde bu çürüyen mahkeme sistemine dair karşımıza mahkemeyi çözdüğünü düşünen bir karakter çıkar: Ressam. Müşterilerinden olan bir fabrikatör, K.’ya davasını “Tötorello” adında bir ressamdan öğrendiğini, onun mahkemede portre ressamlığı yaptığını, bu nedenle mahkemenin içindeki birinin ona yardımcı olabileceğini düşündüğünü söyler ve K.’yı ressama gönderir. Ressama giden K.’nın, Tötorello ile yaptığı bu konuşma sırasında ressamın beraat hakkındaki düşüncelerini okuyarak mahkemenin yozlaşmış sahtekarlığını bir kez daha görürüz. Ressamın ilk sorusu olan “Masum musun?” sorusu K.’ya umut verir. Çünkü bugüne kadar bir kişi bile ona masum olup olmadığını sormadı, herkes masumluğu sorgulamadan çözüm aradı. Ressam, K.’dan masum olduğu cevabını almasıyla birlikte, bugüne kadar mahkemede bir tane bile gerçek masum görmediğini, söyler. Tabii ki, sıkıntının belki de sadece onun gördüklerinde olduğunu, bilmediği davalarda masumların olabileceğini de belirtir. Fakat bu biraz ihtimal dışı değil midir? Ressam uzun zamandır mahkeme ile çalışmaktadır ve sayamayacağı kadar çok dava gördü. Tüm o davalarda tek bir gerçek masumiyet olmaması olabilir mi? Ressam da mahkemenin istediği gibi mi düşünmektedir? Ressam, K.’yı kurtaracağına çok emindir ve ona üç tane seçenek sunar: gerçek beraat, sözde beraat ve sürüncemede bırakma. Ressamın bu kavramları açıklayışını özetlemek gerekirse; K., sözde beraat kararını arzu ederse, ressam bir kâğıda masum olduğunu onayladığı bir yazı yazacak ve böyle bir onay yazısı metni ona babasından miras kaldı ve böyle bir yazıya kimse karşı çıkamaz. Bu yazıyı alır ve tanıdığı tüm yargıçlarla görüşür. Onay yazısını önlerine koyar, K.’nın suçsuz olduğunu söyler ve suçsuzluğuna kefil olur. Söylediğine göre, bu kadar yıldan sonra yargıçların çoğu ona inanacaktır. Onay yazısına yeterli sayıda yargıçtan imza aldığı vakit, davayı yürüten asıl yargıca gidecektir. Yargıç elindeki onay yazısından sonra K.’yı özgür bırakacaktır. Fakat sadece sözde özgür, daha doğrusu bir süreliğine özgür. Çünkü ressamın tanıdıklarının da içinde olduğu en alt kademedeki yargıçların kesin bir beraat kararı verme hakları yoktur. Bu kararı verme hakkı sadece en üst mahkemeye aittir. “Orada işler nasıl yürür, bilmiyoruz ve aslına bakarsanız bilmekte istemeyiz.” der, ressam. Eğer bu şekilde beraat ederseniz bir süre suçlamadan uzaklaşmış olursunuz, fakat dava peşinizi bırakmaz ve yukarıdan emir geldiğinde hemen yeniden başlar. Dışarıdan bakıldığında her şeyin çoktan unutulduğu, dosyanın kaybolduğu ve beraat kararının mutlak olduğu sanılır. Günün birinde, hiç kimsenin beklemediği bir anda herhangi bir yargıç dosyayı dikkatle eline alır, bu davanın henüz kapanmadığını görür ve hemen tutuklama emri verir. İşte o zaman özgür yaşam sona erer ve dava yeniden başlar. İkinci kez beraat almak çok daha zordur. İkinci beraat kararının ardından üçüncü tutuklama, üçüncü beraat kararının ardından dördüncü tutuklama gelir ve öylece devam eder.

Sürüncemede bırakma ise önemli olan davanın hep başlangıç noktasında bırakılmasıdır. Burada sözde beraat kararında olduğu gibi çok çaba harcamaya gerek yoktur. Fakat çok daha fazla dikkat gereklidir. Davayı gözden kaçırmamak, yargıçla düzenli olarak görüşmek, arayı çok açmadan yanına gidip dostane bir ilişki kurmak ve araya tanıdık yargıçlar sokmak gereklidir. Bu noktaları ihmal etmediğiniz takdirde, o zaman davanın ilk aşamadan öteye geçmeyeceğinden emin olabilirsiniz. Gerçek dava bitmez, ancak davalı da bir hüküm görmeyeceğinden emin olup adeta özgürmüş gibi yaşantısına devam eder. Fakat gerçekte davalı hiçbir zaman özgür olmaz. Dava sürekli yapay bir şekilde sınırları çözülen bir dairenin içinde döndürülür. Ressam bu durumun doğal olarak davalı için birtakım sıkıntılar doğurabileceğini ancak bunların çok kötü şeyler olmadığını söyler. Fakat her zaman gerçek beraat kavramını engellediğini belirtir. Gelgelelim, K.’nın istediği o kurtuluştur; gerçek beraat. Ressam, K.’ya gerçek beraat hakkında, hiçbir şeyin kesinliğinin bulunmadığı, her durumun gerçekleşme ihtimali taşıdığı bu sistemde, gerçekleşmeyeceği kesin olan tek şeyin “gerçek beraat” olduğunu söyler. Gerçek beraati, bu zamana kadar başarılan tek bir kişinin varlığından bile söz edilemez. Ressam, babasının da kendisi gibi mahkeme için ressamlık yapmasıyla birlikte çok uzun süredir mahkemeyle ilgilendiğini, onun içinde olduğunu, ama gerçek beraate ulaşan bir kişiyi bile görmediğini, gören kimsenin de olmadığını söyler. Mahkeme varsa, yasa varsa, suçlama varsa, gerçek beraat nasıl yoktur? K. başından beri sonu belli olan bir savaşın içinde mi? Uğraştığı her şey boşuna mı? Avukatlar, gerçek beraat yoksa onların amacı nedir? Bu konuşmanın onu bir hayli yormasıyla K., düşüncelerini söyleyerek oradan ayrılmak ister. Bölüm burada biter. Bir sonraki bölüme geçerken neler yaşandığını bilmiyoruz ama K. bir sonraki bölümde, iş gereği buluşması gereken bir kişiden bahsederek bir katedrale gönderilir. K., katedralde gelecek olduğu söylenen kişiyi bekler fakat ne gelen vardır ne giden. Bu bekleyiş sırasında siyahlar içinde yaşlı bir adam K.’ya yaklaşır ve el işaretleriyle ilerlemesini gösterir. Ne olduğunu anlamayan K., adamın dediği gibi ilerler ve bir kürsüye gelir. Kürsüde bir Rahip ona bakmaktadır. Vaaz verilecek gibi bir hazırlık yapıldı fakat vaaz verilecek insanlar nerededir? Bütün bunlardan ürken K., gitmeye yeltenir fakat Rahip seslenerek onu durdurur. Neler oluyordur? Rahip K.’nın adını nereden bilmektedir? Rahip, K.’ya onu buraya kendisinin çağırttığını, davasını bildiğini, hapishane rahibi olduğunu söyler. Rahip ve K., bir sohbete başlar. K.’yı ilk defa bu kadar açık konuşurken görürüz. Rahip sanki eski bir dostuymuş gibi, ona sonsuz güven duyar gibi konuşur. Rahip de K.’dan farklı değildir. O da oldukça arkadaş canlısı bir şekilde konuşuyordur. Fakat Rahip sadece vaaz verdiği zaman çıktığı yüksek kürsüden inmiyordur. Oysa vaaz vermedi, aksine K.’ya düşüncelerini sordu ve bazı bölgeleri açıkladı. K., yine düşündüğünde bunların kendisine yarardan çok zarar vereceğini görüyordur. Öte yandan, K., rahibin iyi niyetli olduğundan hiç kuşku duymamaktadır. Rahip, bir süre daha konuştuktan sonra K.’ya bir hikâye anlatır:

Yasanın önünde bir bekçi vardır. Köyden gelen bir adam bekçinin yanına gider, yasayı görmek için izin ister. Bekçi onu içeriye alamayacağını söyler. Adam düşünür ve daha sonra gelirse içeriye girip giremeyeceğini sorar. “Olabildiğince.” der bekçi. “Fakat şimdi değil.” diye ekler.

Yasanın kapısı her zamanki gibi açık olduğundan bekçi yana çekildiğinde adam büyük kapıdan içeriye görebilmek için eğilir. Bekçi bunu fark edince güler ve şöyle der: “Sen bu kadar çok cezbediyorsan, yasaklamama rağmen içeriye girmeyi dene. Yalnız unutma, ben güçlüyüm. Ve ben sadece en aşağı basamaktaki bekçiyim. Her salonda bir bekçi durur, her biri diğerinden daha güçlüdür. Üçüncü bekçinin görüntüsüne ben bile katlanamam.”

Köyden gelen adam böyle zorluklarla karşılaşacağını düşünmedi; aslında yasanın herkese her zaman açık olması gerektiğini düşünür, fakat bekçinin kürk mantosunu inceleyerek içeri girmesi için izin çıkıncaya kadar beklemesinin daha iyi olacağına karar verir. Bekçi ona bir sandalye uzatır ve kapının yanına oturtur. Adam orada günlerce, aylarca ve yıllarca oturur. İçeriye girmek için çok uğraşır, yalvarmalarıyla bekçiyi yorar. Bekçi sıklıkla onu küçük sorgulardan geçirir. Memleketini, işini ve daha birçok şeyi sorar ve her defasında, sonunda, bekçi onu içeri bırakmayacağını söyler.

Bu yolculuğa tam donanımlı gelen adam her şeye başvurur ve elindekilerin her şeyini, değerli olup olmadığına aldırmadan rüşvet olarak bekçiye verir. Bekçi ise verilenlerin hepsini alır ve alırken de şöyle der; “Bunları sadece, şunu da yapmadım demeyesin diye kabul ediyorum.” Geçen yıllar boyunca adam, bekçiyi hiç bıkmadan usanmadan izler. Diğer bekçileri unutur ve bu ilk bekçinin yasanın içine girmesinde tek engel olduğunu düşünür. İlk yıllar bu kötü rastlantıya yüksek sesle söylenir. Yaşlandıkça sadece kendi kendine homurdanır, yaşlandıkça çocuklaşır. Çünkü bekçiyi yıllardır izlediğinden, yakasındaki botları bile fark eder ve bekçiyi ikna etmesi konusunda kendisine yardım etmeleri için botlara yalvarmaya başlar. Sonunda gözleri iyi görmez olur; gerçekten karanlık mı oldu, yoksa gözleri mi kendisini aldatıyor, seçemez. Ancak karanlıkta bir parıltı fark eder; yasanın kapısında hiç sönmeden sürekli parıldayan bir ışık. Fazla ömrü kalmamıştır. Ölümünden önce, geçen yıllar boyunca edindiği deneyimler o güne kadar bekçiye sormadığı bir soruyu kafasında oluşturur. Bekçiye el işaretleriyle bükülmüştür, doğrulması imkansızdır. Bekçi onunla konuşmak için ona doğru eğilmek zorunda kalır, çünkü aralarındaki boy farkı yıllar içinde bekçinin lehine değişmiştir. “Daha ne bilmek istiyorsun?” diye sorar bekçi. “Hiç doymak bilmiyorsun.” diye ekler.

Bu noktada karşımıza şu düşünceler çıkar: Bekçi, adama kurtarıcı açıklamayı, adama yararı olmayacak bir zamanda yaptı. Fakat o bir bekçi ve bekçi olarak da görevini yerine getirdi. Onun görevi, belki de bütün yabancıları geri çevirmektir. Fakat madem o görüş o adam için ise, o zaman onun içeriye girmesine izin vermeliydi, değil mi? Görüş, adam için ise adam yabancı olmaktan çıkar., Bekçinin görevi yabancıları içeriye almamaksa eğer, adamı almalıdır. Ancak anladığımız kadarıyla bekçinin görevi yabancıları değil, adamı içeri almamaktır.

Bu hikâyede yasaya görüş konusunda bekçinin söylediği iki önemli açıklama var: Birincisi başında, ikincisi sonunda. Birincisi, adamı şimdi içeri alamayacağı ikincisi ise bu görüşün onun için belirlendiği. K.’ya göre bu açıklamalar birbiriyle çelişirken, Rahip için asla çelişmemektedir. Tam tersine, ilk açıklama, ikinciye işaret ediyordur. Hatta denebilir ki, bekçi adama gelecekte içeriyi görebilme ihtimalini söylemekle görevinden çıktı. Başlangıçta bekçinin görevi yalnızca adamı içeriye almamaktı. Gerçekten de rahibin söylediğine göre yorumcular bekçinin böyle bir adam ile bulunmasına şaşırıyor. Çünkü görevini titizlikle yerine getiren ve doğruluktan şaşmayan biri olduğu anlaşılıyor. Yıllar boyunca görev yerinden hiç ayrılmıyor ve kapıyı sona geldiğinde kapatıyor. Görevin ne kadar önemli olduğunun farkında. Rüşvetle iş yaptırılacak biri değil; görevini yerine getirmesi söz konusu olduğunda ne duygusallık ne de bıkkınlık gösteriyor. Görevine bundan daha sadık bir bekçi olabilir mi? Bunların dışında; bekçinin doğasında içeriye girmek için kendisinden öte, isteyen kişiye uygun gelen özellikleri de var. Bu da gelecekteki bir ihtimal olarak görev sınırlarını aşmasını açıklıyor. Kendi gücü hakkında, diğer bekçilerin gücü hakkında ve hatta görüntülerine kendisinin bile katlanamadığı dereceler hakkında söyledikleri doğru olsa bile; bunları söyleyiş tarzı, algılama yeteneğinin, kafasının çalışmaması ve kendini beğenmişliği nedeniyle bulanıklaştığını gösteriyor. Yorumcular burada şunu söylüyor: “Bir konuyu doğru anlamakla yanlış anlamak birbirini tümden yok etmez.” Ancak aptallık ve kendini beğenmişlik, ne kadar küçük olursa olsun kapının nöbetini zayıflatıyor. Bu da bekçinin karakterindeki zayıf noktaları gösteriyor. Bütün bunların yanı sıra bekçi, doğası gereği dostça görünüyor ve her zaman resmi bir şekilde hareket etmiyor. Daha ilk dakikalarda açıkça yasak olmasına rağmen adamı içeriye davet ederek şakalaşıyor, ancak sonrasında adamı göndermiyor; tam tersine bir sandalye uzatıyor ve kapının yanına oturtuyor. Yıllar boyunca adamın yalvarmalarına karşı gösterdiği sabır, küçük sorgulamalar, hediyeleri kabul etmesi, adamın karşısına bu bekçiyi çıkaran rastlantıya ettiği küfürlere karşı kibarca sessiz kalması; tüm bunlar bekçinin merhametli biri olduğunu gösteriyor. Her bekçi böyle davranmazdı. Ve son olarak adamın bir işaretle eğilip, kendisine soru sormasına fırsat veriyor. Sadece şu sözlerde, bekçi her şeyin sonuna geldiğini biliyor ya, hafif bir sabırsızlık hissettiriyor: “Sen doymak bilmiyorsun.” Bazı yorumcular bu cümlede bir aşağılama sezse de dostça bir hayranlığın da olduğunu söylüyor. Bekçinin masumiyetini K.’yı ikna etmeye çalışan rahip, aslında adamın kandırılan taraf olduğunu düşünen bir görüşü açıklamaya başlar:

Adam gerçekten özgürdür ve nereye isterse oraya gidebilir. Sadece yasaya görüşü yasaklandı ve bu da sadece tek bir kişi tarafından, bekçi tarafından, yasaklandı Adam kapının yanındaki sandalyeye oturup ömrünü geçirdiyse, bu onun özgür iradesiyle gerçekleşti. Hikâyede bir zorlamadan bahsedilmemektedir. Bekçi ise, görev nedeniyle bulunduğu yere bağlıdır; oradan uzaklaşamaz ve üstelik içeriyi de göremez. Ayrıca yasanın emrinde olmakla beraber sadece o görüşte hizmet vermektedir; görüşün kendisi için belirlendiği adama hizmet vermektedir. Bu nedenle de bekçi adama tabidir. Bekçinin yıllarca, bir insan ömrü boyunca boş yere hizmet ettiği söylenebilir. Çünkü ona bir adamın geleceği ve bekçinin bu adam kendisiyle gelinceye kadar beklemek zorunda kalacağı söylenir. Fakat görev de bu adam yaşadığı sürece devam edecektir; yani adamın son gününe kadar bekçi adamın dediğini yapmak zorundadır. Sürekli olarak bekçinin bütün bunlardan habersiz olduğu vurgulanmaktadır. Fakat burada şaşırılacak bir şey yoktur. Çünkü bekçi bu görüşe göre daha büyük bir yanılgı içindedir ve bu yanılgı da görevle ilgilidir. Çünkü son olarak görüşten bahseder ve şöyle der: “Şimdi gidiyorum ve kapıyı kapatıyorum.” Oysa başta yasa kapısının her zaman açık olduğu söylenir. Fakat kapı her zaman açıksa, yani adam için belirlenen o kapı adamın ne kadar yaşayacağından bağımsız hep açıksa, o zaman bekçinin onu kapatmaması gerekirdi. Rahip bu konudaki görüşlerin farklı olduğunu söyler. Bekçi adama kapıyı kapatacağını söyleyerek sadece yanıt mı vermek istiyor, yoksa görevinin ne olduğunu vurgulamak mı? Yoksa adamı son anda pişmanlığa ve acıya sürüklemek mi istiyor? Birçok kişi bu noktada aynı görüştedir: Bekçi kapıyı kapatamayacaktır. Bu görüşte olanlar, bekçinin -en azından hikâyenin sonunda bilgi açısından- adamdan üstün olmadığına inanıyorlar. Çünkü adam yasanın gelmesinden çıkan bir parıltı görür, bekçi ise görev gereği sırtı görüşe dönük olduğundan bir değişiklik fark ettiğine dair hiçbir şey söylemez.

‘Burada karşıt bir görüşe karşı çatışıyorsun.’ dedi rahip, ‘Bazıları, hikâyenin hiç kimseye bekçiyi yargılama hakkını vermediği görüşünde. Biz nasıl düşünürsek düşünelim. Bekçi, yasanın bir hizmetkârı, yani yasaya ait ve insanların hükümlerinin dışındadır. Bekçinin adama tabi olduğu da düşünülmemelidir. Görev nedeniyle sadece yasanın kapısına bağlı olması dünyada özgür olmaktan çok daha önemlidir. Adam yasaya gelir, bekçi ise çoktan oradadır. O yasa tarafından görevlendirilmiştir, bekçinin saygınlığından kuşku duymak, aslında yasadan kuşku duymaktan farksızdır.’ diye ekler rahip.

‘Bu görüşe katılmıyorum.’ dedi K., başını hayır anlamında eğerek. ‘Çünkü bu görüşe katılmak demek, bekçinin söylediği her şeyi kabul etmek demektir. Fakat bunun mümkün olmadığını sen ayrıntılı bir şekilde açıkladın.’”

‘Hayır,’ dedi Rahip, ‘Her şeyin gerçek olduğunu kabul etmek gerekmez, gerekli olduğunu kabul etmek yeter.’ diye ekle.

‘Ne kadar karamsar bir görüş.’ dedi K.. ‘Yalan, dünyanın düzenine dönüşüyor.’

“Otuz birinci doğum gününden bir gün önce, akşam saat dokuz sıralarında siyahlar içinde iki adam K.’nın evine gelir. Konukların geleceğinden habersiz olan K., aynı şekilde siyahlar içinde, kapının yanındaki bir koltukta oturuyor ve konuk bekliyor gibi parmaklarını sıkıca saran eldivenler giyiyordu. K., hiç zorluk çıkarmadı. Adamların bir şey demesine gerek kalmadan onlarla dışarı çıktı. Buna rağmen dış kapıya gelir gelmez adamlar, K.’yı kıskıvrak kavradılar. Uzun, çok uzun bir yoldu yürüdükleri… Yavaş yavaş gidiyorlardı, acele etmeden. Böylece kent dışında, tarlalara açılan yolda, terk edilmiş bir taş ocağına geldiler. Sonra adamlardan biri K.’nın yanına gitti; ceketini, yeleğini ve sonra da gömleğini çıkardı. K. istem dışı titrerken adam bir şey olmaz der gibi K.’nın sırtına hafifçe vurdu. Sonra eşyalarını hemen değilse bile ileride bir daha kullanılacaklarmış gibi özenle katladı. K.’yı yere yatırdı ve kafasını yandaki taşa dayadı. Adamlardan biri ceketinin önünü açtı, yeleğin üzerindeki kemer asılı bir kılıftan

uzun, her iki tarafı keskin bir kasap bıçağı çıkardı. Sonra karşılıklı o iğrenç nezaket gösterileri başladı. Adamlarından biri K.’nın başının üstünden bıçağı diğerine uzattı, o da K.’nın üzerinden bıçağı diğerine geriye uzattı. K., şimdi görevini, başının üstünde elden ele dolaşan bıçağı alıp kendisine saplamak olduğunu gayet iyi anladı. Fakat bunu yapmadı, aksine henüz serbest olan boynunu bir o yana, bir bu yana çevirdi. Tam olarak kendisinden beklenen şeyi yerine getiremiyordu; o son adımı atmaya cesaret edemiyordu. Bakışları taş ocağının yanı başındaki evin son katına takıldı. Tıpkı bir şeyin birden çakması gibi pencerelerden birinin kepenkleri açıldı. Bir insan; güçsüz ve zayıf, uzakta ve yüksekte. Birden öne eğildi, kollarını uzattı. Kimdi o? Bir dost mu? İyi bir insan mı? Gördüklerinden etkilenen biri mi? Yardım etmek isteyen biri mi? Tek bir kişi mi? Birçok kişi mi? Hala yardım gelebilir mi? Unutulan itirazlar var mıydı? Kuşkusuz, böyle itirazlar vardı. Mantık ne kadar sarsılmaz olsa da yaşamak isteyen bir insanın önünde duramazdı. Şimdiye kadar yüzünü hiç görmediği yargıç neredeydi? Bir türlü çıkamadığı o yüksek mahkeme neredeydi? Ellerini kaldırdı, tüm parmaklarını açtı. Fakat o anda adamlardan birinin elleri K.’nın gırtlağına yapıştı, diğeri ise elindeki bıçağı kalbinin en derinine sapladı ve bıçağı K.’nın kalbinin içinde döndürdü. K. kapanmakta olan gözleriyle, yüzüne iyice yanaşan adam ile adeta yanak yanağa dayandığını ve ölümünü izlediklerini gördü. ‘Bir köpek gibi!’ dedi. Sanki utanç kendisinden sonra yaşamaya devam edecekti.”

Sistemin içerisinde sistemi çözmeye, sistemi yenmeye çalıştı. Fakat sistemin içerisindeyken sistemi yenmek bana göre imkânsızdır ki, K. da bunu başaramadı. Şunu unutmayın ki; bu dava K.’nın değil, hepimizin davası. Aslında hepimiz K.’yız. Sistemden çıkarak veya çıkmayarak, sistemi dönüştürmeyi başardığımız günler elbet gelecek. Daha fazla K. olmaması dileğiyle.